Çeviren:

Özlem Şukurova [1] ,  [2]

Ekim ayı her zamankinden çok daha soğuk ve kasvetliydi. Evlerin ahşap çatıları da kararmıştı.

Bahçedeki birbirine karışmış otlar artık iyice yerlere yatmıştı. Sadece çitin dibindeki açılmamış küçük günebakan bir türlü yapraklarını dökemiyordu.

Nehrin arkasından çayırlığın üzerinden söğütlere ilişe ilişe parçalı bulutlar sürükleniyordu. Yağmur bulutlardan aşağıya sırnaşıkça iniyordu.

Yollarda yürümek de, araçla geçmek de artık imkânsızdı. Çobanlar bile artık sürüleri çayırlara sürmeyi bırakmışlardı.

Çobanın kavalı da ilkbahara kadar susmuştu. Katerina Petrovna için sabahları kalkıp da her gün ocağı yakılmamış sobaların ağırlaşmış kokulu odaları, tozlanmış “Vestnik Yevropı”[3] dergisi, masada sararmış fincanları, uzun zamandır temizlenmemiş semaveri ve duvarlardaki resimleri görmek daha da ağır gelmeye başladı. Belki, odalar karanlık içindeydi ve Katerina Petrovna’nın gözleri kara sularla dolmuştu. Belki de resimler eskiliğinden dolayı solmuşlardır ve resimlerden artık hiçbir şey anlaşılmıyordu. Katerina Petrovna sadece aklında kaldığıyla hatırlıyordu: Bu, babasının portresiydi; bu da küçük, altın çerçevedeki Kramski’nin hediyesi, onun “Bilinmeyen” isimli çalışmasının eskizidir. Katerina Petrovna ünlü bir ressam olan babasının yapmış olduğu eski bir evde son günlerini yaşıyordu.

Yaşlanınca Petersburg’dan köyüne dönen ressam sakin bir hayat sürdürüp bahçeyle uğraşıyordu. Artık resim çizemiyordu: Eli titriyordu, iyi göremiyordu, gözleri de sık sık ağrıyordu.

Katerina Petrovna’nın dediği gibi ev bir “anıt ev” idi. Bu ev, bölge müzesinin koruması altındaydı. Lakin o evin son sakini olan kendisi de vefat ettikten sonra, evin akıbeti ne olacak, Katerina Petrovna kendisi de bilmiyordu. Zaborye isimli köyde de resimler hakkında, Petersburg’daki hayatı hakkında; Katerina Petrovna’nın babasıyla Paris’te geçirdiği yazı ve Victor Hugo’nun cenaze törenini gördüğünü anlatacak hiç kimse yoktu.

Bütün bunları Manyuşka’ya anlatamazsın ki. Manyuşka, yaşlı kadın için kuyudan su getirmek, evi süpürmek, semaverin altını yakmak için her gün koşa koşa gelen komşu kolhozun[4] ayakkabı tamircisinin kızıydı.

Katerina Petrovna yaptıklarının karşılığı olarak Manyuşka’ya buruşuk eldivenlerini, devekuşu tüylerini, siyah şapkasını hediye ederdi.

Manyuşka hırıltılı bir sesle “Ne yapacağım ben bunları?” diye sorar ve “Paçavracı mıyım ben?” diyerek burnunu çekerdi.

Katerina Petrovna da “Canım, sen de sat onları.” diye kulağına fısıldardı. Halsizleşip yüksek sesle konuşmayalı neredeyse bir sene oldu. “Sen sat.” derdi.

Manyuşka da “Hurdacıya satarım.” diye düşünerek her şeyi toplayıp giderdi.

Arada bir çelimsiz, sarışın Tihon adında itfaiye deposunun bekçisi uğrardı. Tihon, Katerina Petrovna’nın babasının Petersburg’tan döndüğü günü de, evi nasıl yaptığını da iyi hatırlayan biriydi.

Tihon o zamanları daha çocuktu, ancak eski ressama karşı olan saygısını hayatı boyunca yitirmemişti. Resimlerine bakıp içten bir ah çekerek “Harika bir iş!” derdi.

Tihon kadına acıdığından ev işlerinde yardımcı olmak için durmadan çabalardı, çoğu zaman emeğini boşa harcardı, ancak yine de evdeki işlerde bayağı yardımcı oluyordu: Bahçedeki kuru ağaçları keserdi, odun kırardı. Giderken de her seferinde kapıda durup sorardı:

“Hiç haberim yok, Katerina Petrovna. Nastya yazıyor mu?”

Kamburlaşmış, iyice küçülmüş Katerina Petrovna, divanda oturup susuyor ve deri kahverengi çantasındaki kâğıtları kurcalamaya devam ediyordu. Tihon uzun süre burnunu silip, kapının eşiğinde cevabı beklerdi. Cevabını alamayınca;

“Neyse. Ben gideyim o zaman.” derdi.

Katerina Petrovna da arkasından “Git, Tişa” diye kısık bir sesle karşılık verirdi. “Git, Tanrı seni korusun.” derdi.

Tihon kapıyı yavaşça kapatıp giderdi, Katerina Petrovna da sessizce ağlamaya başlardı. Dışarıda çıplak dallar arasında rüzgâr ıslık çalardı, son yaprakları düşürürdü. Masadaki gaz lambası titrerdi. Sanki terk edilmiş evde tek canlı olan şey oydu. Bu loş ışık da olmasaydı Katerina Petrovna sabaha kadar nasıl dayanabileceğini de bilmezdi.

Geceler artık uykusuzluk gibi ağır ve uzundu. Şafak gitgide yavaşlardı, hep geç kalırdı ve adeta isteksiz bir şekilde hala geçen seneden pencerelerin çerçeveleri arasındaki pamuğun üzerinde bir zamanları sarı şimdi ise çürümüş siyah yaprakları duran kirli pencereden içeriye girerdi.

Katerina Petrovna’nın bu hayattaki tek ve en yakını olan kızı Nastya çok uzakta, Leningrad’da yaşıyordu. Annesini görmeye en son üç sene önce gelmişti.

Katerina Petrovna, Nastya’nın artık kendisini, yani yaşlı kadını düşünecek zamanının olmadığını anlıyordu. Gençlerin kendi işleri, kendi ilgi alanları, kendi mutlulukları vardı. En iyisi yük olmamaktı. Bu yüzden Nastya’ya çok nadiren mektup yazardı ama onu düşünmeden de tek bir günü bile geçmezdi. Onu düşündüğünde çökmüş divanın ucunda o kadar sakin oturuyordu ki, bu sessizliğe aldanan fare dahi sobanın arkasından çıkıp, arka ayakları üstünde durarak uzun süre odanın sinmiş havasını içine çekerdi.

Nastya’dan mektup da gelmezdi ama iki üç ayda bir neşeli genç postacı Vasiliy, Katerina Petrovna’ya iki yüz rublelik havale getirirdi. İmzayı atarken, Katerina Petrovna’yı elinden tutardı ki, yanlış yere imza atmasın.

Vasiliy giderdi, Katerina Petrovna da elindeki parayla şaşkın bir halde otururdu. Sonradan gözlüklerini takıp, havalenin üzerindeki birkaç kelimeyi tekrar tekrar okuyup düşüncelere dalardı.  Sözler hep aynıydı: “O kadar çok iş var ki bırak gelmeyi, sıradan bir mektup yazmaya dahi zamanım yok.”

Katerina Petrovna itinayla kâğıtları karıştırırdı. Yaşlılıktan dolayıdır ki bu paranın Nastya’nın elindeki parayla aynı olmadığını unutup, paralardan Nastya’nın parfüm kokusunu aldığını sanırdı.

Bir kere, ekim ayının sonunda, gece yarısı, biri, bahçenin bir ucundaki kapalı olan kapıya uzun uzun vurdu.

Katerina Petrovna meraklandı, yavaş yavaş başını kalın bir şalla örterek yeni pelerini giydi ve son bir senenin içinde ilk kez dışarı çıktı. Tutunarak yavaş yavaş yürüyorduk. Soğuk hava yüzünden başı ağırdı. Yüzünü unuttuğu yıldızlar keskin bir şekilde yere bakıyorlardı. Dökülmüş yapraklar yürümeyi engelliyordu. Kapıya yaklaşınca Katerina Petrovna yavaşça sordu:

“Orada kim var?”

Ancak çitin arkasından hiç kimse cevap vermedi.

“Demek ki bana öyle geldi.” diyerek geri döndü. Yürürken nefesi kesildi, koca bir ağacın yanında durdu, soğuk, ıslak bir daldan tutuştu ve tutunduğu ağacın akçaağaç olduğunu anladı. O, bu ağacı yıllar öncesinde, gençken, neşe dolu bir kızken dikmişti. Şimdi ise yaprakları dökülmüş, üşümüş bir ağaç gibi duruyordu; bu rüzgârlı geceden kaçacak hiçbir yer yoktu.

Katerina Petrovna akçaağacın o haline çok üzüldü, pürüzlü dalına dokundu, sonra da eve doğru yürüdü. O gece Nastya’ya bir mektup yazdı.

“Benim dünya güzelim. Bu kışı ben çıkaramam. Bir günlüğüne dahi olsa gel. İzin ver seni son bir kez göreyim, ellerini tutayım. Ben artık yaşlandım. O kadar halsizleştim ki, bırak yürümeyi, oturmak, yatmak bile bana zor geliyor. Ölüm bana gelen yolu unuttu. Bahçe eskisi gibi değil, kuruyup gidiyor, zaten göremiyorum da onu. Bu sene sonbahar çok kötü… O kadar zor ki, sanki bütün ömrüm bu sonbahar kadar uzun değildi gibi.”

Manyuşka, burnunu çeke çeke, mektubu postaneye götürdü. Mektubu posta kutusuna atarken içini merak ederek içeriye bakmaya çalıştı ancak içinde hiçbir şey gözükmüyordu. Bir tek tenekenin boşluğu vardı.

Nastya, Ressamlar Birliğinde sekreter olarak çalışıyordu. İşi gerçekten çoktu. Sergiler, resim yarışmalarının düzenlenmesi… Hepsi onun elinden geçerdi.

Nastya, Katerina Petrovna’nın mektubunu iş yerindeyken aldı. Okumadan çantasına koydu: İşten sonra evde okumaya karar verdi. Katerina Petrovna’dan gelen mektuplar Nastya’yı bir nebze rahatlatıyordu: Yazıyorsa, demek ki yaşıyor. Ama bununla birlikte içinde bir endişesi olurdu. Sanki gelen her bir mektup sessiz bir serzenişti.

İş bitiminde Nastya’nın, genç heykeltıraş Timofeyev’in atölyesine gitmesi gerekiyordu. Onun nasıl yaşadığını görüp, kendisiyle ilgili Ressamlar Birliği yönetimine bir rapor sunmalıydı. Timofeyev atölyesindeki soğuktan şikâyetçiydi. Sadece bundan değil kendisini sıkıştırdıklarından ve yolunu açmadıklarından dolayı da şikâyetçiydi.

Bir yerde Nastya durup aynasını çıkardı, yüzüne pudrasından sürdü ve gülümsedi. Böyle anlarda kendisini çok beğeniyordu. Uzun sarı saçlarından ve kocaman soğuk gözlerinden dolayı ressamlar Nastya’yı Solveyg diye çağırırlardı.

Kapıyı kısa boylu, istikrarlı, asabi Timofeyev’in ta kendisi açtı. Üzerinde paltosu vardı. Boğazına kocaman bir atkı sarmıştı. Ayaklarında da Nastya, bayan fötr ayakkabıları fark etti.

Timofeyev mırıldayarak “Çıkarmayın. Yoksa üşürsünüz. Buyurun!” dedi.

Nastya’yı karanlık bir koridordan geçirip yukarıya birkaç merdiven çıktıktan sonra atölyenin dar bir kapısını açtı. Atölyeden çocuk kokusu geliyordu. Yerde çamurla dolu olan fıçının yanında gaz lambası yanıyordu. Makinenin üstünde, ıslak paçavrayla örtülü heykeller duruyordu. Dışarıda yan yan kar yağıyordu, sis Neva nehrinin üstünü örtüyordu ve kara sularla birleşince eriyip gidiyordu. Pencerelerin çerçevelerinden içeriye sızan rüzgâr ıslık çalıp yerdeki eski gazeteleri kıpırdatıyordu.

“Aman Tanrım, bu ne soğuk böyle?” dedi Nastya. Duvarlardaki dağınık asılı olan beyaz barelyeflerin yüzünden odadaki hava daha da soğuk geldi ona.

Timofeyev çamura bulaşmış koltuğu Nastya’nın önüne sürükleyerek “İşte bakın!” dedi. “Bu evde hala nasıl oldu da ölmedim, anlayamıyorum. Ama Perşıy’ın atölyesinde kaloriferlerden adeta Sahara çölünden esen bir sıcaklık esiyor.” diye ekledi.

Nastya temkinli bir şekilde “Siz Perşıy’ı sevmiyor musunuz?” diye sordu.

Timofeyev asabileşerek “Görmemişin biri.” Dedi ve ekledi; “Zanaatçıymış! Onun insan kılıflı heykellerin omuzları, omuzlar değil palto için askılardır. Kolhoznitsası[5], sıvanmış önlükte taştan bir kadındır. İşçisi ise neandertal bir insana benziyor.  Ağaç kürekle heykellerini yapıyor. Bir de kurnaz, canımcığım, bir bilsen. Kardinal gibi kurnaz!” 

“Bana Gogol’ünüzü gösterebilir misiniz?” dedi Nastya konuyu değiştirerek.

Somurtarak “Geçin!” diye emretti heykeltıraş. “Yok ya, oraya değil! Şu köşeye geçin. Evet.” dedi.

Heykellerden birisinin üstünden ıslak paçavraları kaldırdı, dikkatli bir şekilde her tarafı inceledikten sonra, ellerini ısıtarak gaz lambanın yanında çömeldi ve dedi:

İşte bu, o. Nikolay Vasilyeviç! Şimdi buyurun!

Nastya irkildi. Sanki kendisin iyi tanıyan, keskin burunlu, kamburlaşmış bir erkek alay edercesine Nastya’ya bakıyordu. Nastya şakaktaki damarın nasıl attığını bile gördü. 

Gogol’ün keskin gözleri adeta “Mektup hala çantada ve daha açılmamış.” diye söylüyordu.

“Evet?” dedi Timofeyev. “Ciddi bir amcadır, değil mi?”

“Mükemmel!” diye zorla cevap verdi Nastya. “Bu gerçekten muhteşemdir.”

Timofeyev acı dolu kahkaha attı.

“Muhteşem”, diye tekrarladı. “Herkes muhteşem diyor. Perşıy de, Matyaş da, başka komitelerden başka başka bilgeler de. Ne anlamı var ki? Burada muhteşem, orada ise benim heykeltıraş olarak kaderimin yönünü değiştirecek yerde ise, yine o Perşıy. Yine belirsizce mırıldasın, anında hazır. Perşıy mırıldadıysa, son demektir!.. Geceleri uyumuyorsun!” diye bağırdı Timofeyev ve ayaklarıyla yere vurarak, atölyede koşmaya başladı. “Islak çamurdan ellerimde romatizma oluştu. Üç yıl boyunca Gogol hakkında her kelimeyi okuyorsun. Domuz burunlarını rüyada görüyorsun.”

Timofeyev masadan bir yığın kitabı kaldırıp havada silkeledi ve var gücüyle yerini fırlattı. Masadaki alçının tozu havaya kalktı.

“Bunların hepsi Gogol hakkında!” deyip birden sakinleşti. “Eyvah? Ben, galiba, korkuttum sizi? Affedin, güzelim, ama gerçekten artık dövüşmeye hazırım.”

Nastya, “Demek beraber dövüşeceğiz.” deyip kalktı. Timofeyev ile tokalaştı ve o yetenekli adamı her şeye rağmen artık belirsizliğin içinden çıkaracağına karar verip gitti.

Nastya, Ressamlar Birliğine geldi. Başkanın yanına gitti ve uzun uzun onunla konuştu. Sinirlenerek Timofeyev için acil bir şekilde serginin düzenlenmesi gerektiğini anlatmaya çalıştı. Başkan masaya kalemle vurarak uzun süre düşünüp taşındıktan sonra sonunda Nastya’nın teklifini kabul etti.  

Nastya Moyka’daki eski evine, silmeli, altın kaplamalı tavanlı odasına döndü ve ancak orda Katerina Petrovna’dan gelen mektubu okudu.

“Ne gitmesi!” dedi ve kalktı. “Buradan çıkmak mümkün mü?!”

O an tıka basa dolu trenler, dekovile olan aktarmalar, döküntü at arabası, kurumuş bahçe, kaçınılmaz annesinin gözyaşları, köydeki can sıkıcı ağır günler geçti aklından ve sonunda mektubu masanın çekmecesine koydu.

İki haftadır Nastya, Timofeyev’in sergisini düzenlemekle meşguldü.

Bu süreç içinde geçimsiz olan heykeltıraş ile birkaç kez kavga etmiş, daha sonra barışmıştı. Timofeyev çalışmalarını öyle bir şekilde gönderiyordu ki, sanki onları yok olmaya mahkûm bırakıyordu.

“Siz hiçbir şeyi başaramazsınız, canım benim.” Öç alırcasına bu cümleyi Nastya’ya sık sık söylüyordu. Sanki Nastya, Timofeyev’in değil de, kendi sergisini organze ediyordu. “Gerçekten, boşuna sizinle zamanımı harcıyorum.” derdi.

Nastya başta umudunu kaybedip üzülüyordu, ta ki bütün bu tavırların sadece incinmiş gururunun kaprisleri olduğunu, hepsinin yapmacık olduğunu ve Timofeyev’in olacak sergisine içten sevindiğini anlayana kadar.

Sergi akşam açıldı. Timofeyev sinirleniyordu ve ışıklar altında heykele bakılamayacağını söylüyordu.

“Ölü ışık olmalı!” diye söyleniyordu. “Can sıkıcı! Gaz lambası bu ışıklandırmadan daha iyi.”

“Eee! O zaman nasıl bir ışık gerekir size? Çekilmez bir insansınız siz.” Sinirlenerek cevap verdi Nastya.

Timofeyev büyük bir ıstırapla “Mum lazım! Mum!” diye bağırdı. “Gogol’ü elektrik lambasının altına nasıl koyarsınız? Saçma!”

Serginin açılışında heykeltıraşlar, ressamlar vardı. Bu konulardan uzak olan birisi, heykeltıraşların ne konuştuğunu duyunca, çalışmanın övülüp övülmediğini, eleştirip eleştirmediğini her zaman anlamayabilir. Ama Timofeyev anlıyordu. Ona göre sergi büyük bir başarıyla tamamlandı.

Ak saçlı, öfkeli olan ressam,  Nastya’ya yaklaştı, elini avucuna aldı ve minnettarlıkla okşadı.

“Teşekkür ederim. Timofeyev’i gün ışığına sizin çıkardığınızı duydum. Çok iyi yaptınız. Yoksa biliyorsunuz, biz ressamlar için bir şey yapmak isteyen sözde insanlar çoktur. Konuşurlar ama sıra icraata gelince, boş bakan gözlerle karşılaşıyorsunuz. Tekrar çok teşekkür ederim.”

Müzakere başladı. Çok konuşuldu, övgüler yağdırıldı, zaman zaman hararetli konuşmalar yapıldı ve o yaşlı ressamın ortaya attığı önem vermeme konusundaki fikri, her konuşmada tekrar tekrar dile getiriliyordu.

Timofeyev somurtarak oturup parkeleri inceliyordu, ama yine de yandan konuşanlara göz atıp kendilerine güvenilip güvenilmeyeceği konusundaki adımlarını düşünüyordu. “Güveneyim mi yoksa daha erken mi?” diye aklından geçiriyordu.

Kapıda Birlik’te çalışan kurye göründü: İyi kalpli ve ahmak adında Daşa. O, Nastya’ya işaret ederek bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Nastya ona yaklaştı, Daşa da sırıtarak ona telgrafı uzattı.

Nastya yerine geçti, belli etmeden telgrafı açtı, okudu ve hiçbir şey anlamadı. Telgrafta “Katya ölüyor. Tihon.” diye yazıyordu.

“Hangi Katya?” diyerek şaşkınlık içinde düşünmeye başladı Nastya. “Hangi Tihon? Galiba bu bana değil.” diye karar verdi.

Adrese baktı. Adres doğruydu, telgraf onun adınaydı. İşte o an kâğıt kurdelenin üzerindeki ince yazıyla yazılı “Zaborye” kelimesini fark etti.

Nastya telgrafı buruşturdu ve kaşlarını çattı. Perşiy konuşuyordu. Perşiy, ayakta sallanarak ve gözlüklerini düzelterek:

“Bu günlerimizde insana karşı gösterilen bu insani ilgi yükselmemizde ve çalışmamızda en büyük moraldir. Ben büyük bir mutlulukla biz heykeltıraş ve ressamlara gösterilen bu denli büyük bir ilginin altını çizmek istiyorum. Burada asıl olarak Timofeyev’in sergisinden söz ediyorum. Ressamlar Birliğimiz beni yanlış anlamasın, ancak bu güzel serginin gerçekleşmesinde biz esas sevgili Anastasya Semonovna’ya borçluyuz.”

Perşiy teşekkür babında Nastya’nın karşısında eğildi ve bütün salon onu alkışladı. Alkışlama epey uzun sürdü. Nastya kendini mahcup hissederek ağladı.

Biri arkadan Nastya’nın eline dokundu. Dokunan, o yaşlı asabî ressamdı.

Nastya’nın elinde buruşturulmuş kâğıda gözleriyle işaret edip fısıldayarak “Bu nedir?” diye sordu. “Kötü bir haber mi?”

“Yok.” dedi Nastya. “Öylesine… Bir tanıdıktan…”

“Peki!” diye mırıldadı ve tekrar Perşiy’i dinlemeye devam etti.

Herkes Perşiy’ı dinliyordu, Nastya sürekli birinin ağır ve keskin bakışını üzerinde hissediyordu ve korkudan başını kaldırmaya cesaret edemiyordu. “Kim olabilir ki?” diye düşündü. “Acaba bulunduğum durumu kim tahmin edebilmiş ki? Bu çok saçma. Yine sinirlerim alt üst olmuş.”

Cesaretini toplayarak gözlerini kaldırdı ve anında bakışını başka yöne doğrulttu. Resimden Gogol sırıtarak ona bakıyordu. Sanki onun şakaktaki o ince damar durmadan atıyordu. Nastya bir an Gogol’ün sıkıştırılmış dişlerinin arasından kendisine sessizce “Yazıklar olsun sana!” dediğini duymuş gibi oldu.

Nastya alelacele kalktı, dışarı çıktı, hızlıca montunu giyindi ve koşarak sokağa fırladı.

Yağmurla karışık kar yağıyordu. İsaak Katedrali’nin üstünü grimsi bir kırç kaplamıştı. Kasvetli gökyüzü de hem şehrin hem Nastya’nın hem de Neva nehrinin üzerine çöküyordu.

O an Nastya’nın aklına geçenlerde aldığı mektuptaki “Benim dünya güzelim” sözleri geldi. “Dünya güzelim!”

Nastya Amirallik Dairesinin yanında olan şehrin bahçesindeki bir banka oturdu ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Yüzüne düşen karlar eriyip gözyaşlarında kayboluyordu.

 Nastya aşırı soğuktan bir an irkildi ve anladı ki, bu hayatta onu, unutulmuş o Zaborye’de herkes tarafından terk edilmiş bu yaşlı kadının sevdiği kadar hiç kimse sevmemişti.

İçinden “Çok geç! Annemi artık göremem.” diye geçirdi ve o an son bir yıl içinde ilk kez çocuksu, masum ve güzel olan “anne” kelimesini kullandığını hatırladı.

Birden ayağa kalktı ve yüzüne vuran kara karşı hızlıca yürüdü.

Hiçbir şeyin farkına varmadan kendi kendine “Ne ya, anne, ne?” diyordu. “Anne! Bu nasıl olur öyle? Bu hayatta senden başka hiç kimsem yok ki. Yok ve bu kadar yakın olmayacak da. Ne olur yetişeyim. Ne olur beni görebilsin. Ne olur beni affetsin.”

Nastya Nevski caddesine, şehrin demiryolu istasyonuna doğru yürüdü.

Geç kalmıştı. Biletler tükenmişti artık.

Nastya bilet gişesinin yanında duruyordu, dudakları titriyordu, ağzından çıkacak olan tek bir sözcükten dolayı hüngür hüngür ağlayacağını bildiği için konuşamıyordu.

Orta yaşlı gözlüklü bir kadın kasiyer pencereden baktı ve istemeye istemeye “Ne oluyor size, hanımefendi?” diye sordu.

“Hiçbir şey.” diye cevap verdi Nastya. Sadece “Benim annem…” diyebildi, döndü ve hızlıca çıkışa doğru yöneldi.

Kadın kasiyer “Nereye gidiyorsunuz?” diye bağırdı ve ekledi: “Baştan söylesenize. Bir dakika bekleyin.”

* * *

Nastya o akşam şehirden ayrıldı. Düdüğün çıkardığı sesle ormanın sessizliğini yırtan tren gece yarısı ormanın arasından hızlıca geçerken, Nastya yol boyunca o “Kırmızı okun” zar zor sürüklendiğini düşünüyordu.

… Tihon postaneye geldi. Postacı Vasiliy ile sessizce konuştu. Sonra kendisinden bir telgraf kâğıdı aldı, elinde evirdi çevirdi, uzun süre bıyıklarını silerek kâğıdın üzerinde çirkin yazısıyla bir şeyler yazmaya başladı. Sonra dikkatlice katlayıp şapkasına koydu ve Katerina Petrovna’nın yanına gitti.

Katerina Petrovna on gündür yataktan kalkamıyordu. Hiçbir yeri ağrımıyordu, sadece aşırı derecedeki halsizlik göğsüne, başına, ayaklarına çöküyor, nefes almasını zorlaştırıyordu.

Manyuşa altı gündür Katerina Petrovna’nın yanından ayrılmıyordu. Artık geceleri üstündeki elbiseleri çıkarmadan deforme olmuş divanda uyuyordu. Manyuşa zaman zaman Katerina Petrovna’nın artık nefes almadığını düşünüyordu. O zaman korku içinde ağlamaya başlıyordu ve kendisine sesleniyordu: “Yaşıyor musun?”

Katerina Petrovna yorganın altından eliyle kımıldatırdı, Manyuşka da sakinleşirdi.

Sabahın ilk saatlerinden itibaren odaların her köşesinde Kasım ayının karanlığı duruyordu, ancak odalar sıcaktı. Manyuşa her gün sobayı yakıyordu. Neşeli bir sesle yanan ateş, kütükten yapılmış duvarları aydınlattığında, Katerina Petrovna yavaşça nefes alırdı. Ateşin sıcaklığı odayı konforlu, yaşanacak bir hale getiriyordu, bir zamanları Nastya’nın bu evde yaşadığı gibi. Katerina Petrovna gözlerini kapatıyordu ve gözlerinden yuvarlanarak sararmış şakağın üzerinden kayıp beyaz saçları arasında dolaşarak tek bir gözyaşı iniyordu.

Tihon geldi. Öksürüyordu, durmadan burnunu siliyordu ve hareketlerinde de bir heyecan hissediliyordu. Katerina Petrovna halsiz bir sesle sordu: “Ne var, Tişa?“

“Havalar soğudu, Katerina Petrovna.” dedi Tihon ve endişeyle şapkasına baktı. “Kar yakında yağacak. Öylesi daha iyidir. Yolları buz tutar, daha kolay olur gelmesi.”

Katerina Petrovna gözlerini açıp umutsuz bir şekilde “Kimin?” diye sordu ve kanı çekilmiş titreyen bir eliyle yorganı sıvazlamaya başladı.

Tihon sırıtarak “Nastasya Semenovna’dan başka kim olabilir ki?” diye cevap verdi. Telgrafı şapkasından çıkardı.

Katerina Petrovna kalkmak istedi ama kalkamadı, yine yastığa düştü.

“Buyurun!” dedi Tihon, dikkatlice telgrafı açtı ve Katerina Petrovna’ya uzattı. Ama Katerina Petrovna onu almadı, hala yalvaran bir bakışla bakmaya devam ediyordu.

Manüşka hırıltılı bir sesle “Oku.” dedi. “Bu yaşlı kadın artık okuyamıyor. Gözleri zayıfladı.”

Tihon korku içinde etrafa bakındı, yakasını düzeltti, seyrek sarı saçlarını düzeltti ve titrek bir sesle okudu. “Bekleyin. Yola çıktım. Sizi hep seven kızınız Nastya”.

Katerina Petrovna mektubun kızından olmadığını anlayarak sessizce “Gerek yok, Tişa!” dedi. “Gerek yok, canım. İyi söz için, şefkatin için çok sağ ol.”

Katerina Petrovna zorlanarak duvara doğru döndü, sonra da sanki uyudu.

Tihon soğuk verandada oturuyordu, Manyuşa yanına gelip Katerina Petrovna’nın odasına çağırıncaya kadar, sigara içiyor, başını eğip yere tükürüyor ve içini çekiyordu.

Tihon parmak uçlarında sessizce odaya girdi ve eliyle yüzünü sildi. Katerina Petrovna bembeyaz, küçülmüş, sanki rahatlamış gibi yatıyordu.

Mırıldayarak “Bekleyemedi.” dedi Tihon. “Eh, acısı çok acıdır, kelimelerle tarif edilemeyen bir çile!” Manyuşa’ya sinirli sinirli “Sen de bak, aptal.” diyerek ekledi: “İyiliğe iyilikle cevap ver, muymul kuşu olma… Sen burada otur, ben selsoveta[6] gidip haber vereyim.”

Tihon gitti, Manyuşka da ayaklarını altına toplayıp taburede oturuyordu, titreye titreye gözünü ayırmadan Katerina Petrovna’ya bakıyordu.

Katerina Petrovna’nın cenaze töreni ertesi gün yapıldı. Her yer hafiften donmuştu. Hafifçe kar yağmıştı. Gündüz karla birlikte daha da aydınlandı, gökyüzü kuru, aydın ancak kasvetliydi. Sanki başımızın üzerinden yıkanmış ve hafiften buz tutmuş bir çarşaf uzatılmıştır. Nehrin arkasındaki manzara da mavimsi bir kır gibi duruyordu. Bu manzaradan, ilk buz tutmuş söğüt kabuğunun keskin ve neşeli kar kokusu geliyordu.

Cenazeye yaşlılarla gençler katılmıştı. Tabutu mezarlığa Tihon, Vasiliy ve temiz ama bakımsız iki yaşlı Malyavin kardeşler taşımıştı. Manyuşka, Volodka kardeşi ile tabutun kapağını taşıyordu ve hiç gözünü kırpmadan önüne bakıyordu.

Mezarlık köyün dışındaydı, nehrin üst kısmında. Orada uzun, likenden sararmış söğütler yetişiyordu.

Yolda köy öğretmeni rast geldi. Merkezden köye daha yeni gelmişti, kimseyi tanımıyordu.

“Öğretmen geliyor, öğretmen!” diye fısıldamaya başladı çocuklar.

Öğretmen hanım henüz daha gençti; utangaç, ela gözlü, henüz küçük bir kızdı. Cenazeyi gördüğünde çekinerek durdu, korkarak baktı tabuttaki küçük kadına. Dikenli kar taneleri yaşlı kadının yüzüne düşüyor ama erimiyorlardı. Orada, merkez şehirde, öğretmenin de annesi kalmıştı: Aynı bunun gibi minnacık, sürekli kızını düşünüp merak eden, beyaz saçlı bir kadın.

Öğretmen önce durdu sonra da yavaş yavaş tabutun peşinden yürüdü. Yaşlı kadınlar, “Bu çok sakin birine benziyor, Zaborye’de kendi kendine hareket eden ve yaramazlık yapan bizim çocuklarla ilk zamanlarda çok zorlanacak.” diye aralarında fısıldaşıp dönüp dönüp öğretmene bakıyorlardı.

Sonunda öğretmen bütün cesaretini toplayıp kadının birine,  Matryona nineye sordu: “Galiba bu yaşlı kadın yalnızdı?” Matryena nine fazla uzatmadan hemen konuşmaya başladı.

“Eee, canım. Yalnızdı desem yeridir. O kadar candan, o kadar şefkatli biriydi ki. Öylece oturur dururdu divanında, konuşacak bir Allah’ın kulu bile yoktu. Çok yazık! Aslında bir kızı var Leningrad’da da galiba makamında çok yükselmiş. İşte böyle de yanında bir yakını bile olmadan ölmüş gitmiş zavallı.”

Mezarlıkta tabutu taze bir mezarın yanına koydular. Kadınlar tabuta yaklaşarak başlarını eğiyor,  soğuktan kararmış elleriyle toprağa dokunuyorlardı. Öğretmen hanım da tabuta yaklaştı, eğildi ve Katerina Petrovna’nın kanı çekilmiş, sararmış elinden öptü. Sonra da doğruldu, dönüp yıkılmış kerpiç duvara doğru yürüdü.

Duvarın arkasında uçuşup karışan karın içinde çok sevdiği ancak çok üzgün öz toprağı vardı.

Öğretmen hanım uzun süre arkasında duran yaşlıların konuşmalarını, tabutun üzerine atılan toprak sesini, çok uzaklarda farklı farklı öterek güzel ve sıcak günlerin, sessiz bir kışın haberini müjdeleyen horozları dinleyerek cenazeye bakıyordu.

Nastya Zaborye’ye cenazeden iki gün sonra geldi. Geldiğinde sadece kabristanda toprağı soğuktan top top haline gelmiş bir mezarını ve Katerina Petrovna’nın hayatının artık çok önceden terk ettiği karanlık ve soğuk odasını bulmuştu.

Bu odada Nastya bütün gece pencerenin arkasından odaya seherin ilk ışınları girene kadar ağlamıştı.

Kimseyle karşılaşmamak, sorulara cevap vermek zorunda kalmamak için Nastya sabahın ilk saatlerinde ortalıkta kimse yokken sessizce Zaborye’yi terk etti. Ona öyle geliyordu ki Katerina Petrovna dışında hiç kimse üzerindeki telafisi olmayan bu suçu, taşınması güç ağırlığı alamazdı.

 


[1] Konstantin Georgiyeviç Paustovski, (1892-1968) Rus Edebiyatının klasik Sovyet yazarlarından biriydi. SSCB Yazarlar Birliği üyesiydi. Yazmış olduğu eserleri pek çok dile çevrilmiştir. Paustovski’nin hikâye ve romanları XX. yüzyılın ikinci yarısında Rus okullarındaki Rus edebiyatı ders kitaplarında yer almıştır. Paustovski, Rus Sovyet Edebiyatında bir siyasi düşünceye değil, genel anlamda insanlığa hizmetiyle tanınan yazarlardan biridir.   

Çağdaş Rus Edebiyatında romantik yazar olarak tanınan Paustovski, Sosyalist Rus Edebiyatının lirik-romantik akımının en parlak isimlerinden biriydi. O, lirik anlatımlı öykülerinde döneminin insanını iç dünyası, ruh yapısı vs. gibi yönleriyle işlemiştir. Yazar, insanın içinde yaşadığı toplumu ve o toplumun maddi ve manevi değerlerini ustalıkla kaleme almıştır.

Paustovski’nin dünyaca tanınan “Telgraf” hikâyesindeki ana konu yalnız yaşayan bir annenin tek isteğinin çok sevdiği kızını görmektir. Hikâyede şehirlere akın eden gençlerin ailelerini unuttukları mesajı verilmektedir. Bu hikâyede belirli değerler için çalışarak hayatta en aziz ve ulvî olan şeylerin arka plana atıldığı ve bu fark edildiğinde bedelinin pahalıya ödendiği gösterilmiştir.

Geniş bilgi için bk. Üçgül, Sevinç (1998). Konstantin Paustovski’nin Öykü Sanatı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara Üniversitesi, SBE, Batı Dilleri ve Edebiyatları Ana Bilim Dalı, Ankara.

[2] Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Lisans öğrencisi.

[3] Vestnik Yevropı: Bir dergi adı.

[4] Kolhoz: Sovyetler Birliği döneminde tarım üretim kooperatifi; kolektif çiftlik.

[5] Kolhoznitsa: Kolhozda çalışan bayan elemanları.

[6] Selsovet: SSCB’de yerel otorite (adı Halk Temsilcileri köy meclisi ) ve idari bölünme bir birim. 

Telgraf (Öykü)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir